Perşembe, Kasım 26, 2009

>> Romanya'nın İlk İslam Okulu Açıldı

http://www.sonpeygamber.info/tr/images/stories/heberler/FlashHaber/romanya.jpg

İslami eğitim alabilmek gayesiyle gençlerin güvenilirliğini bilmediği internet sitelerine yönelmesi ve ülkede belli bölgeler dışında İslami eğitim veren okul ya da kurumun bulunmaması, Romanya'daki İslam davetçilerini harekete geçirdi. Üç davetçinin açtığı elektronik okulda ülkenin dört bir yanından hatta ülke dışından Müslümanlar Romanya diliyle İslami eğitim alabilecek. 2 yıl süreli olan bu okulda Kur'an, fıkıh, sünnet, siret gibi İslami ilimler dersleri verilecek. Okulun kurucuları, mezunların ileride imamlık yapabilmesi için okula resmiyet kazandırmaya çalışıyor.

Okulun kurucularından biri, aynı zamanda da Romanya'daki Müslümanlar Cemiyeti'nin başkanı Kerim Engin, bu projeye kendilerini şu iki sebebin ittiğini söyledi: İlki, Romanya'da genç Müslümanlar ile İslam'a yeni girmiş kişilerin İslam ilimlerini derin ve programlı bir şekilde öğrenmelerini sağlayacak İslami bir okul ya da üniversite bulunmaması. İkincisi ise eğitim faaliyetleri için coğrafi alan sıkıntısı. Nitekim İslami eğitim halkaları Romanya'nın sadece belli bölgelerinde görülüyor.

Engin, bu kısıtlılık nedeniyle birçok gencin bu ilimleri öğrenmek için yabancı kaynaklı İslami siteler aramaya kalkıştığını, bu şekilde bazı sitelerin doğru olmayan fikirlerine maruz kaldıklarını söyleyerek hazırladıkları bu projenin hem Romanya'daki hem de dıştaki gençlere okulun elektronik sitesinden İslam'ı öğrenme fırsatı verdiğini kaydetti.

Engin ayrıca bunun, Romanya'da 1989 yılında Komünist rejimin çökmesinden bu yana ülkede İslam sahasında gerçekleştirilen en büyük ve en geniş proje olduğuna değindi.

Sağlıklı İslami Eğitim

Öte yandan Romanya'daki Genç Müslümanlar Cemiyeti'nin başkanı Bari Nerdin bu adımın önemine dair şöyle dedi; "Bu elektronik okul, Romanya'daki gençlere İslami ilimde Romanya diliyle yasal bir merci sağlamış oluyor. Aynı zamanda gençleri internette bu ilimleri gelişigüzel aramanın tehlikelerinden kurtarmış oluyor."

Genç Müslümanlar Cemiyeti başkanı ayrıca bu okulun İslami kurumlar ve müftülük tarafından tanınması ve okula resmi bir sıfat kazandırılması için uğraştıklarını, bu resmiyetin okul mezunlarına bir sebeple mevcut olmadığı durumlarda imam rolü üstlenme imkanı vereceğini söyledi. Nerdin'in ifade ettiğine göre Romanya'nın birçok kesiminde imam bulunmuyor.

Okulun Düzeni

Okulda eğitim, okulun öğretmenleri olan Engin ve Nerdin'in belirttiğine göre Romanya'daki Müslümanlar Cemiyeti'nin sitesinde oluşturulan özel bir sayfa aracılığıyla gerçekleştirilecek. (http://www.asociatiamusulmanilor.ro)
Eğitim süresi iki yıl olacak. Her yıl üç döneme ayrılacak. Bir dönemin süresi ise üç ay olacak. Öğrenciler bu dönemlerde üç profesörden üç farklı ders maddesini görecek. Ders programı hükümleri, okunuşu ve ezberi ile Kur'an-ı Kerim, Kur'an ilimleri ve hadis, siret, fıkıh ve İslami kültür maddelerini kapsayacak.

(www.timeturk.com)

 

Perşembe, Kasım 26, 2009

>> İstanbul'da İlk Kim Müslüman Oldu?

İslami kaynaklara göre, Hz. Peygamber Herakliyus ile birlikte Bizans'ın Konstantıniyye'deki başpapazı Autocrator'a (Arapça Dugâtur veya Bugâtur olarak okunur) bir mektup gönderdi. Dugâtur'un İstanbul'da büyük bir kilisesi vardı. Kiliseye imparator ve Bizans'ın üst düzey yetkilileri gelir, Dugâtur'dan dua alırlardı. Sahabe-i Kiram'dan Dıhyetü'l Kelbi Bizans İmparatoru'na mektup getirdikten sonra baş papaza uğrar ve Hz. Peygamberin ona verdiği mektubu teslim eder.

Dugâtur, Dıhyetü'l Kelbi'nin getirdiği mesajı okuduktan sonra ona "Bana Kur'an'dan bir sûre yazın" dedi. Kelbi ona bir sûreyi yazdı. Dugâtur'da "Bu, bildiğimiz Allah'ın kitabı" dedi ve Müslüman oldu ama bunu süre gizledi. Daha sonra Müslüman oluşunu duyuran Dugâtur'a büyük tepki gösterilir. Hıristiyanlığa dönmese için baskılar yapılır ancak o bunu kabul etmez. Bizanslılar, İstanbulluları etkilemeye başlayan Başpapaz Dugâtur'u cezalandırmak için öldürür ve yakarlar. Ailesinden bazıları ve onun sayesinde Müslümanlar olanlardan bir kısmı uzun yıllar Müslümanlıklarını gizlerler.

Birçok İslam kaynağında Dıhyetü'l Kelbi'nin başpapaz Dugâtur'a teslim ettiği mektup'ta şunların yazılı olduğunu kaydeder. İşte o mektup:

"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla! Ey duğatur (autocrator?..) Piskopos!

Allah'ın selamı iman eden üzerine olsun!

Bu (sözün) devamı olarak bil ki Meryem'in oğlu İsa saf ve temiz Meryem'e nasib edip verdiği (indirdiği) Allah'ın Ruhu ve kelimesidir. Bana gelince ben, Allah'a İman eder, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve Esbat'a vahyolunana ve bize indirilene inanırım. Aralarında hiç bir fark gözetmeksizin Musa, İsa ve diğer peygamberlere ulaşan vahye iman ederim. Biz o Allah'a teslim olmuşuz.

Selâm hidayete tâbi olanlara”.

Konuyla ilgili rivayetlerin geçtiği kaynakların bir kısmı: Ebu Nu'aym, Muntekâ, v. 31/b-32/a; Said bin Mansûr, Sünen, ikinci kısım, no: 2479, Heysemi, Mecmau'z-Zevâid, 5/306, 308'de Taberanî'den, Bezzâr ise Keşfu'l-Estâfdan (2/44, yazma) nakleder. İbn Hacer, İsâbe, üçüncü kısımda, dâd harfinde. Ayrıca konunun geçtiği bazı yabancı kaynaklar Caetani, 6/50 (ikinci altyazıda); A. Sprenger, c. 3, s. 266 (birinci altyazı); Viriginia Vaga Rivista degli Studi OrientalL 10(1923), s. 87-109.

(www.timeturk.com)

 

Cuma, Kasım 13, 2009

>> Kilise Kurbanları ve Karanlık Kilise Olayları

...Elbette gerek kilisenin gerekse batının diğer ideolojilerine bağlı katliam, zulüm, bozgunculuk ve sömürü yukarıda ki tarihi gerçeklerle sınırlı değildir. Örnek olarak 1. ve 2. dünya savaşları, komünizm vs. zikredilebilir. Batının temelinde tahrif edilmiş, sayısız kez insanların hevalarına göre reforme edilmiş bir din ve o dine tepkiden doğan nice ideolojiler vardır. Dün (1000 sene önce) kutsal toprakları şeytan Müslümanlardan kurtarmak için haçlı seferleri düzenleyen vahşi batı, bugün terörizm ile mücadele ismi altında bunu devam ettirmektedir. Dün ismi “Kutsal Savaş”tı bugün “Demokrasi”. İsimler ve vasıtalardan başka değişen bir şey yok. Tarih tekerrürden ibarettir, ya da M. Akif Ersoy merhumun dediği gibi:

“Hiç ibret alınsaydı tekerrür eder miydi?”  

oku    


Cumartesi, Kasım 7, 2009

>> Goethe Müslüman mıydı?

  JOHANN WOLFANG VON GOETHE MÜSLÜMAN MIYDI?   JOHANN WOLFANG VON GOETHE “MÜSLÜMAN MIYDI?” (1749-1832)  (1)

Bu araştırmada amacımız, Goethe’yi okuyucularımız ve öğrencilerimiz tarafından bilinmeyen yönleriyle, belgeler ışığında ele alarak tarihin tozlu sayfalarında küçük bir gezinti yapmaktır. Goethe gibi bir şahsiyetin üzerine sayısız makaleler yazılmış, araştırmalar yapılmıştır. Biz de yapılan araştırmalar eşliğinde dikkatlerden kaçan, belki de bilinçli olarak dikkat edilmeyen iki yönüyle büyük şair Goethe’yi ele almayı amaçladık.

Birçok çalışmaya konu olmuş, Goethe’nin İslamiyet’i kabulü ve Goethe’nin soy kütüğü hakkında elimizdeki belgeleri siz değerli okuyucularımızla paylaşacağız, yararlı olabilirsek kendimizi bahtiyar hissederiz. Bu çalışmada bütün bilgi ve belgelerin aslına riayet ederek, yaptığımız çalışma ile ilgili bilgileri ve yararlandığımız kaynakları verilen dipnotlarda belirttik. Bu çalışmada olması gerektiği gibi tarafsızca belgeleri, bilgilerinize yorumlarımı eklemeden vermeyi uygun görüyorum.

Goethe 1749’da Frankfurt’ta doğdu. İmparatorluk danışmanı Johan Kapsar Goethe ile Frankfurt belediye başkanının kızı Katharina Elisabeth Textor’un oğludur. Zengin aristokrat bir aileden gelen Goethe bunu en iyi şekilde değerlendirmiştir. İyi bir eğitim almış, Latince, Yunanca, İtalyanca, İngilizce, Fransızca, İbranice, Resim, Müzik, Edebiyat, Botanik ve Matematik alanında kendini yetiştirmiştir. Biyografi yazarları Goethe’nin sık sık aşık olduğunu sevdiği kızlarda aradığı özellikleri bulamayınca da üzüntüye kapılarak kendisini ilme ve edebiyata verdiğini ömrünün sonuna kadar ideal bir eş aradığını birkaç defa evlendiği halde idealindeki kadını bulamadığını kaydederler. 1774’de yayınladığı ünlü romanı “Die Leiden des Jungen Werter” (Genç Werter’in Acıları),adlı kitabında bu arayışın derin izlerini görmek mümkündür. Bu eser monolog mektup tarzında yazılmıştır. Kısa zamanda dünyaca ün kazanmıştır. bu roman bir hayat tarzını ortaya koymuş gençler arasında “Werter Modası” başlatmış Werter gibi giyinmek ve Werter gibi intihar etmek moda olmuştur. Goethe sonraki dönemlerde birçok resmi görevlerde bulundu. Schiller(11) ve Herder(10) gibi şahsiyetlerle dostluğu Goethe’ye önemli eserler vermesinde ışık tuttu. Faust bilinen en ünlü eserlerindendir bu eserde Faust insanı, Mefisto şeytanı temsil etmektedir. Bu iki karakter eserin iskeletini teşkil etmektedir. “Faust II”yi ölümünden iki gün önce tamamlamıştır. 1811’de “Şiir ve Hakikat” adlı manzum eserini yazmaya başlamış, eserde hayatının muhasebesini konu almıştır. Tuhaftır ki bu eserin tamamlanmasıyla yayınlamaya fırsat bulamadan ölmesi eserin ana konusuna uygun düşmekte eserle hayatı aynı anda noktalanmaktadır. Başlıca eserleri: Faust, Faust II, Kuran-ı Kerim Hulasası (KORAN-Auszüge), “Die Leiden des Jungen Werter” (Genç Werter’in Acıları),Wilheim Meister’in Çıarklık Yılları, Herman ile Dorothe, Renkler’in Teorisi, Doğu-Batı Divan’ı (West-Östlicher Divan), Baki’nin Hikmetli Sözleri (Die Weissagungen Des Bakis)

Goethe’nin hayatını derinden etkileyecek değişim hukuk tahsili için gittiği Strasbourg’ta başlayacaktır. Burada Johann Gottfriet Herder’le tanışacak, fikri yönden Herder Goethe’yi derinden etkileyecek, bu tanışma eserlerine dahi tesir edecektir. Herder’le ve aynı zamanda Kuran’la tanışması gençlik dönemine (22 yaşına) rastlar.  Herder Alman şair ve yazarlarındandır. Goethe’den beş yaş büyüktür. Goethe ile Herder arasında geçen bir konuşmada Goethe, Herder’e “öyle hikmetli ve güzel sözler kullanıyorsunuz ki kaynağını merak ediyorum” dedi. Herder Goethe’ye “tebessümle” karşılık verdi: “Bu sözlerin kaynağını gerçekten merak ediyor musunuz?” Goethe: “evet” dedi, “beni size bağlayan bu hikmetli sözlerin kaynağıdır”. Herder “İşte benim hikmetli sözler kaynağım” dedi ve ona Arapça yazılı bir kitap gösterdi: Herder ”Eğer Alman milletinin böyle bir kaynak kitabı olsaydı, kim bilir ne büyük edipler ve şairler yetiştirir, başka dillerin tesirinde kalmazdık. Ayrıca birçoğumuz soyunu unutup yolunu şaşırmazdı” dedi.(1) Herder, bu kitabı  Kant’ın(11) sohbetlerine devam ederken tanıdığını; eğer büyük bir şair ve edebiyatçı olmak istiyorsa bu kitabı okumasını tavsiye etti. Bu kitap kuşkusuz Kuran-ı Kerim’di. Goethe Kuran-ı Kerimi ve Kuran tefsirini okuyacağına söz verdi. Daha sonra Goethe bu kitabı tefsiri ile okuduğunu Wetzlar’da hukuk stajı yaparken yazdığı mektupta Herder’e müjdeler ve şöyle der: “Kuran-ı Kerim’de Hz. Musa’nın dua ettiği gibi dua etmek istiyorum: Yarabbi benim dar olan göğsümü genişlet”(2)

Goethe Arapçadan Almancaya yapılan Kuran çevirilerini mukayaseli olarak okur ve etkisinde kaldığı surelerden istifade ederek “Kuran-ı Kerim Hulasası”-Koran Auszüge- adıyla bir eser meydana getirir (3). Doğu-Batı Divan’ı (West-Östlicher Divan)

Yine Kuran-ı Kerim’den ilham alarak yazdığı “Muhammed’in Nağmesi”-Mohamets Gesang- adındaki şiirinde Hz peygamberi över. Kuran’ın ramazan ayının kadir gecesinde indirildiğini bile Goethe, duygularını şöyle ifade eder: Kuran-ı Kerim’in peygamber’e semadan indirildiği bu geceyi ben niçin hürmetle karşılamayayım”(4)

Faust’tan sonra en önemli eserleri arasında yer alan “Doğu-Batı Divanı”(West-Östlicher Divan)”nı 1816 yılında okuyucuya takdim ederken şöyle der: “Doğu-Batı Divanı’nın yazarı, kendisinin bir Müslüman olduğu şüphesini reddetmez”(5)

5 Ocak 1814 tarihinde yazdığı bir mektupta Goethe Müslümanlarla namaz kıldığını ifade eder:”Ben burada öyle bir hikmetten söz edeceğim ki, Hz. Muhammed’in adının dahi konuşulmasına izin verilmediği çağımızda, müthiş bir hadise vuku buldu. Birkaç yıl önce kim diyebilirdi ki, bizim Protestan Kilisesi’nin salonunda Müslümanlar topluca namaz kılacaklar; Kuran-ı Kerim’den sure okuyacaklar! Hem de biz Başkurt Türk’lerinin namazına iştirak edeceğiz; onların hocalarıyla görüşüp tiyatroya davet edeceğiz. Bana özel olarak iltifat edip bir de “Ok-yay” hediye ettiler. Ben bunları ebedi bir hatıra olarak şöminemin üzerine astım. Cenâb-ı Hak en kısa zamanda sevgili misafirlerimize güle güle yurtlarına dönmeyi nasip etsin. (6) Mektupta bahsi geçen hadise Napolyon savaşları sırasında Rus ordusu içinde savaşa katılan Türk askerleriyle ilgilidir. 

      GOETHE’NİN SOY KÜTÜĞÜ

Biyografi araştırmacılarından Prof. Robert Sommer ve Dr.Garl Knetsch ayrı ayrı yaptıkları araştırmalarda Goethe’nin anne tarafından Türk soyundan gelen “Sadık Selim Sultan” adında bir Selçuklu beyine ulaştığını hayretle fark etmişlerdir. Kimse bu araştırmada böyle bir netice ile karşılaşacağını tahmin etmiyordu. İşin daha da ilgi çekici yönü, Prof Sommer, bu neticeyi Goethe’nin değil kendi soyunun şeceresini takip ederken ulaşmıştır. Hassen bölgesinden bir hanımla evli olan Sommer, hanımından gördüğü güzel huylardan dolayı, bu ailenin geçmişini merak etmiş bu araştırmaya bunun için başlamıştır. Şecereyi takip ederek Selim Sultan’a kadar ulaşan Sommer hanımının da Goethe ile aynı soydan geldiğini hayretle müşahade etmiştir.

Dr. Carl Knetsch’in Sommer’den habersiz yaptığı araştırmada, karşısına bir Türk Sultan çıkınca şaşırmış; böyle bir neticeyi tahmin etmediğini Goethe’nin Türk olsa bile Alman milletine ait olduğunu eseri “Goethe’nin Cedleri” adlı kitabında ifade etmiştir.

Her iki araştırmayı inceleyen Neils Hansen, yazdığı bir makalede “Goethe Müslüman mıydı?” sorusuna farklı bir açıdan yaklaşmaktadır(7). Kraliyet, belediye ve kilise kayıtlarında Goethe’nin Hassen bölgesinde yaşamış olan Johan Sultan ve Heinric Sultan adında iki atasına ulaşmıştır. Goethe’nin dedelerinden Heinric Sultan, Franckenberg’de Alman kuruşu “pfening”in mucididir. Bir başka kaynakta Strieder Matbası’nda basılan bir risalede Goethe’nin dedesi bir Türk Subayı olan Sadık Selim Sultan bir savaşta Almanlara esir düşer. Sadık Selim Sultan’ı esir alan “Graff von Lechmotir”, bu Türk subayını Almanya’ya getirmiş tavır ve davranışlarıyla cesareti ve soylu bir karakteri olan Sadık Selim Sultan’ı albaylığa terfi ettirmiş ve ona Johan adını vermiştir. Adını değiştirdiği Sadık Selim Sultan’a bir Türk arması vererek, onu soylu bir ailenin kızı olan Rebecka Bergman’la evlendirmiştir. Bu izdivaçtan üç oğlu olmuştur. Babaları ölünce Brankenheim’de Türk usulü bir türbe yaptırırlar. Babaları Sadık Selim Sultan’la üç oğlu bu türbede yatmaktadırlar. Bu türbe hala bugün “Sultanlar Kilisesi” olarak anılmaktadır. Bütün araştırmacılar Goethe’nin Türk soyundan geldiğini ve dedesinin “Sadık Selim Sultan” olduğu ittifakla kabul edilir.(7)

ESERLERİNDEN ÖRNEKLER:

Kainatın bütün atomlarıyla kendini izhar eden,

Rabbim birdir, ezeli ve ebedidir.

Bir’de çokluğu bulursunuz, çokluğu Bir’de anlarsınız;

Sizin de, sanatınızın da bir başı bir sonu vardır.

Baki’nin Hikmetli Sözleri (Die Weissagungen Des Bakis)

Çok az şeye katlanabilirim, kötü şeylerin çoğuna

Allah’ın bahşettiği sabırlı kalple dayanırım.

Zehir ve yılan gibi, pek az şey zıddıma gider,

Yani dört şey: Tütün dumanı, tahta kurusu,

Sarımsak kokusu ve haç.(8)

Kuran ezeli mi, değil mi?

Ben onu araştırmıyorum.

Kuran yaratılmış mıdır?

Onu da bilmiyorum.

O’nun kitapların kitabı olduğuna,

Müslümanlığımın gereği inanıyorum(9)

                                                                                                 Fatih NACAR

                                                                 Türk Dil Bilimcisi-Türk Dili ve Edebiyatı Bilim Uzmanı

Kaynakça:

1-Kathetina Mommsen, Goethe un der İslam, Stuttgart, Privatdruck, sh.7

2-Briefe I, sh:132, 10 Temmuz 1772

3-Hanna Fischer Lamberg, Der Junge Goethe, Bd.3, Berlin 1966, sh:125-127

4-Goethes Werke, Hamburg, 1948-1960, München, sh: 206

5-a.g.e.,sh:268

6- Briefe 3. sh:251, Hr.991.Friedric Wilhelm, Heinrich Trebra (1740-1819maz,

7) Goethe ve İslamiyet, terc. Dr. Bayram Yılmaz Esra Y. Konya 1991 Sh: 1

8-J. W. Goethe,Gedenkausgabe der Werke,Brife und Gesprache, Hrsg. Ermest Beutler, 24 Bde Zürich 1948, sh:235

9-Goethes Werke, Ham. Ausgabe in 14 Bden,1948-1960. seit 1972. München, sh:89

10-D. G. Herder. Gerçek bir tarih felsefesinin bir anlamda kurucusu sayılabilecek olan 19. yüzyıl Alman düşünürü. Tarihte, belirleyici öğenin genel olarak insan değil de, şu ya da bu türden insanın genel özellikleri olduğunu savunan ve bu iddiasıyla da, aynı zamanda antropolojinin babası olarak görülen Herder, organik bir doğal evrim görüşü geliştirmiştir. Bu anlayışa göre, doğa da tarih de, sürekli olarak dönüşen, yani oluş hali içinde olan alanlardır. Tarih, doğanın bir alanı olmakla birlikte, tarihsel olaylar, doğal olaylar gibi, kesin bir yasalılık ve nedensellik taşımaz. Zira, tarihi belirleyen en önemli öğe, genellik değil de, bireyselliktir. Tarihte yasalar aramaktan vazgeçilmelidir, her tarihsel olay bir kez ortaya çıkan bir gerçekliktir

11-Johann Christoph Friedrich Schiller (10 Kasım 1759 - 9 Mayıs 1805) Almanya'da 19. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkan Romantik felsefe akımının önemli düşünürü, şair, (oyun)yazarı ve tarihçi

12-Immanuel Kant, 22 Nisan 1724 Königsberg – 12 Şubat 1804 Königsberg arasında yaşamış olan ünlü Alman filozofu.Alman felsefesinin kurucu isimlerinden biri olmuş ve felsefe tarihinin kendisinden sonraki dönemini belirleyici olarak etkilemiştir.


Cuma, Kasım 6, 2009

>> Diskodan mescide uzanan hidayet öyküsü

Rabia Christine Brodbeck Basel’de doğdu. 12 yaşında bale eğitimine başladı. 18 yıl Londra’da bale ve modern dans eğitimi gördü. 28 yaşında Basel’de mesleği ile ilgili ilk önemli performansını yaptı. 1986 yılında New York’ta İslâm ve tasavvufla tanıştı. 1987 yılında Müslüman oldu. 1992’den itibaren İstanbul’da yaşamaya başladı. Brodbeck, birçok televizyon kanalında farklı programlara ve konferanslara dâvet edilmiştir. Keşkül, Altınoluk, v.b. dergi ve gazetelerde makale ve röportajları yayınlanmıştır. Ayrıca yazarın hayatı; “Avrupa’da İslâm” isimli proje dahilinde, TRT’nin Avrupa Birliği için hazırladığı belgesel programa konu olmuştur. Halen, Hazreti Mevlânâ’nın öğretisi ile alâkalı bir eser hazırlamaktadır.

Artık Müslüman olma yolunda büyük bir adım atmıştır. Kendi deyişiyle; oradaki imam efendi, yaşayan bir Kur’ân olarak Rabia Hanımı kendi özüne âşık etmiştir. İslâm’ı tanımadan önce Rabia Hanım İslâm’ı yaşayan bu insana hayran olmuştur. İlerleyen yıllarda Türkiye’ye yerleşen Rabia Hanım, dans performanslarını terk etmiş ve başka yollarla Allah’a hizmet etmenin yollarını bulmuştur. Artık kalemiyle, yaşadıklarını ve hissettiklerini insanlarla paylaşacaktır. Bu çalışmalardan en önemlisi Sufi Kitap’tan yayınladığı “Sonsuz Kulluk”tur.

Hıristiyanken neden Müslüman oldunuz? Başka bir din de seçebilirdiniz?

İslâm’la güzel ahlâk, yani Cemâl’i ve sonra da Kemâl sıfatlarını tanıdım. Namaz kılarak, oruç tutarak dinin içine girdim. Yaşanmadan din anlaşılamaz. Din yaşama biçimidir, kitaptan öğrenilmez. Hocadan dinleyerek öğrenilemez. Yaşadıktan sonra gördüm ki, yaratılışımız bir mu'cize. Bu mu'cizeyi tefekkür ettim. Keşfetmeye çalıştığımda Cemâl ve Kemâl sıfatıyla karşılaştım. Bu karşılaşmada ifade edilemez güzelliklerle karşılaştım. İslâm diniyle tanışırken bir hoca efendiyle karşılaştım ve içinde büyük bir mücevver taşıdığını gördüm. Bana dini anlattı. “Ne kadar güçlü, ne kadar akıllı, ne kadar dolu, ne kadar zengin, ne kadar güzel insan” dedim. İçi ve dışı birdi. Münafıklık ve iki yüzlülük yoktu. Anlattıklarını yaşıyordu. Bunlardan çok etkilendim. Bütün hayatım boyunca aradığım insanı buldum. Tekrar tekrar o hocanın vaazlarını dinledim. Bunun yanında ortamın atmosferi de beni etkiledi. Şimdi sokak cehennem gibi, bu cehennemden cami gibi sakin huzurlu bir atmosfere giriyoruz. Güzel insanların bulunduğu mekân mübarek oluyor. Camideki Kur’ân, ilâhî, sohbetlere Cemâl yansıyor.

İslâm’a girerken hiç tereddüdünüz olmadı mı? En yoğun soru işaretleri nelerdi?

Tam tersi oldu. Bütün sorularıma, tereddütlerime cevap buldum. Endişelerim gitti. Kafamdaki karışıklık gitti. Elhamdülillah. Kafamdaki cehalet, karanlık, anlamsız hayat ebedî zenginlikle yer değiştirdi ve mutmain oldum. Mutlak güven, mutlak huzur ve mutluluğu yakaladım. Ebedî mutluluk buldum. Kalpler ancak Allah’la mutmain oluyor. İslâm dini insana tam bir özgürlük veriyor. Bir güven veriyor. Doğru insanla karşılaşmak lâzım. Çok ihtida edenler var. Onlar “Etrafımdaki Müslümanlara bakarak hiç Müslüman olmayacaktım” diyorlar. Doğru insan, ahlâk-ı Muhammedîyi (asm) miras edinmiş insandır. Çok şanslı biri olarak ben böyle biriyle karşılaştım. Ben aşka düştüm. “Ne kadar güzel bir insan” dedim. İslâm’ı düşünmedim. Ben o insana hayran oldum. Hz. Aişe, Peygamberimiz (asm) için “Yaşayan Kur’ân” demiştir. Siz yaşayan Kur’ân’la karşılaşmadan birşey anlayamaz, lezzet alamazsınız. Benimki büyük bir nasipti ve yaşayan Kur’ân’ı temsil eden biriyle karşılaştım.

Ahmet Altan, insanların 'Allah’ı cezalandıran biri olarak anlattılar ve beni dinden uzaklaştırdılar' diyor. Katılıyor musunuz?

Öyle şeyler çok var. Etrafımda görüyorum. Bazen insanların İslâm’daki güzellikleri neden görmediklerini hayretle izliyorum. Şaşıyorum.

İnsanlar ilhama mazhar olamıyor diyorsunuz...

Bir İlâhî çekim gücü var. Bu cazibe gücünü bir mü'min olarak hissetmeliyiz. Allah’ın çekim gücünü hissetmiyorsak bir yanlışlık var demektir. Biz Allah’ı özlemiyoruz. Ayrılık acısı duymuyoruz. Hz. Âdem cennetten dünyaya geldi ve senelerce ağladı. Yani pişmanlık ve ayrılık acısı duydu ve geri gitmek istedi. Bir insan olarak aynı şeyi yaşamamız gerekir. Biz de kalu beladan dünyaya ayrıldık. Eğer Allah’a özlem duymuyorsak, biz büyük bir gaflet içine düşmüşüz demektir. Ruh özlem duyuyor, ancak öyle katı perdeler var ki bu duygularımızı hissetmiyoruz. Eğer fıtratımıza uygun yaşarsak ruhumuz susuzluk duyar. Su da soruyor “Beni içecek yok mu?”. Bu bir diyalog, muhabbet, İlâhî sohbet. Biz susuzluk duyacağız ki, Allah bize cevap verecek. O İlâhî çekim gücünü hissedeceğiz. Bunun neticesinde bir muhabbet oluyor. Bu ilişki seven ve sevilen arasında. Yoksa insan ve Rab birbirinden ayrı değiller. Bu sevgi işi... Bu sevgi yoksa kuru yaşamış oluruz.

İnsanlar ibadetlerle, güzel şeyler yapacak ilhama mı mazhar oluyor? Tıpkı yönlendirilen arılar gibi...

Her şeyde İlâhî lezzet var. Önemli olan ibadetten, tesbihattan, Kur’ândan, namaz, oruç, hacdan yani itaatten lezzet alabilmek. İmandan coşku, neşe, lezzet almak önemli. Bizler gayrimeşrû hallere kendinimizi sokarak yaşayışımızın ilhamını kaybettik. Cuma mü’minin bayramı diyoruz. Şimdi de Ramazan, iftar, bayram. Müslümanız diye bir kutlama yapıyoruz. İslâm kalp, merhamet dini. Bizler Rahmetenlil Âlemin'in ümmetiyiz. Bunları tefekkür etmeliyiz. Ramazan benim için paylaşmak. Hiç başka birşey değil. On bir ay dünya işleriyle uğraşıyoruz, menfaat, menfaat... Ramazan geliyor tekrar birbirimize yaklaşıyoruz. Birbirimize kuvvet geliyor. Ruhumuz tekrar mutmain oluyor. Dünyaya hayır, ahirete evet! Bunu gerçekleştirmemiz lâzım. Basit, çok basit. Ramazanda arabamıza benzin koyuyoruz ve arabamız muhabbet, samimiyet, şefkat, aşk, ilham ve hayranlığa doğru yol alıyor. Meleklerin gıdası ibadettir. Onlar tesbihat, tefekkürle besleniyor. Aslında baktığımızda bütün kâinat namaz kılıyor.

İtaatten zevk almak diyorsunuz. Belli bir şöhrete kavuşmuş insan için Allah’a yalvarmak zor mu geliyor?

Tabiî zor geliyor. Kalp, on bir ay çöplük haline gelir. Putlar dolu, çöp dolu, toz dolu... Yalan, kibir gibi kötü hasletler ahlâken çöküşü beraberinde getirir. Kalbi bu pisliklerden temizlemedikten sonra zaten sen Allah’la, Peygamberlerle, evliyalarla ilişki kuramazsın. Çünkü kopuk yaşıyorsunuz. Manevî körlük içinde yaşıyorsunuz. İlk önce manevî olarak uyanış gerçekleşmesi lâzım. Biz manevî hastayız. Ramazan şifa ayı. Öncelikle kalplerimizdeki putları kırmamız gerekiyor. Bütün hastalıkların kökü dünyaya bağımlılıktır. Yanlış yaşadığımız için hasta oluyoruz. Kanser, baş ağrısı hepsi ondan. Çünkü biz Allah’tan ayrı yaşıyoruz.

Benim kalbim temiz, ibadet etmeme ne gerek var deniyor...

İnsanın özüyle ibadetler eşit. Allah bizi böyle yarattı. Bu ruhu beslemeyince hasta oluyoruz. İbadet ciddî bir görev. Bunu yapmayınca dengemizi kaybediyoruz. Ahlâkımızı
kaybediyoruz.

Tevhid inancımızı yitirdiğimiz için de sorunlar yaşadığımızı söylüyorsunuz. Bunu da biraz açar mısınız?

Kelime-i Tevhid’i söylemek çok kolay birşey. Zaten Müslüman olarak dünyaya geliyoruz ve sonra sırat-ı müstakimden sapıyoruz. Öyle gaflete düşüyoruz ki... Tevdit; Allah ile vuslata ermektir. Buradaki Vahdet’ül vücud değil. Allah bizim için demin söylediğim gibi, “Su” gibi... “Beni içecek yok mu?” diyor. Bizim yaratılış sebebimiz aşktır. Allah, “Ben bir gizli hazineyim bilinmek istedim” diyor. Biz dünyaya sadece ve sadece itaat etmek, O’nu tanımak, O’na yaklaşmak için geldik, yani tevhid bu. İlâhî itaat en büyük bir lezzet. Ben hayatımda bunu yaşadım. Ne kadar çok itaat edersem, ufuklarım açılıyor ve o kadar çok lezzet alıyorum. Siz O’nu tanımaya çaba gösterdikçe hemen mükâfatını gönderiyor. Bizim hayatımız tekrar O’na dönmek yönünde olmalı. İnsan-ı kâmil olmak, köklere geri dönmek demektir. Biz özümüze döndükçe orada Allah’ı görürüz. Allah hiçbir yere sığmaz, mü’minin kalbine sığar. Kalbimizi tavaf edebilirsek, orada Allah’ı buluruz. Tevhid bu... Nefsimizden kurtulduğumuzda Allah’a kavuşabiliriz. Bu mertebeye ulaşmak da hiçlik olmak demek. İnsan-ı kâmil olmak, hiç olmak demektir. Modern insan, artık yalvarmak bilmiyor. Duygularını kaybetmişler. Uyanışı yeniden yaşamamız lâzım. İnsanın insan olması için kalbimizi temizlememiz lâzım.

Haya duygusunu kaybettiğimizi söylüyorsunuz...

Modern insanlar haya duygusunu, her şeyi kaybetmiş. En büyük ahlâkî değerlerden birisi tevazu. Peygamber Efendimiz (asm) öyle büyük bir tevazu sahibiydi ki; beni en çok etkileyen o oldu. Kendisi kâinatın efendisi, ancak sıradan insanların içinde “kim Peygamber” belli değil. Dinimiz hep tevazuyu emrediyor. Hz. Mevlânâ “Ben Kur’ân’ın kölesiyim” diyor. O muhabbet içinde eriyorsun ve bu utanç öyle birşey ki... Bazen canavar gibi dolaşıyoruz, canavar gibi konuşuyoruz. Siyasetçiler öyle çirkin, öyle hayvanlık yapıyorlar ki onlar insanları yiyorlar, tam katiller. Hz. Ebu Bekir “Vücudumu cehennemi kaplayacak şekilde büyüt ki başka insanlar orada yanmasın” diyor. Bu ne büyük bir şefkattir, mütevazılıktır, haya sahipliğidir.

Galiba İslâm tarihindeki büyük zâtların hayatlarını okumalıyız...

Onlar bizim için işkence gördüler. “Ehad, Ehad” dediği için Hz. Bilâl işkenceler gördü. Biz hâlâ dinimizden memnun değiliz. Hz. Bilâl, “Ben hiçbir şey yapmadım, hiçbir şey vermedim. Allah bana ebedî hayat verdi” diyor. Onları tefekkür etmeliyiz.

Haya duygusunu nasıl kullanmamız gerekiyor...

Çok çok ibadet et, tefekkür et, hemen sana haya duygusunu Allah veriyor. Çünkü bu Allah’tan gelen bir duygu. Ben de yeni öğrendim; Allah’ın bir sıfatı da haya duyması. Allah da haya duyuyor. Peygamber Efendimiz (asm) Allah haya duyduğu halde ümmetinin haya duymamasından dolayı çok ağlıyor.

Bazı insanlar “Allah’tan niye korkalım” diyorlar...

Dünyayı çok sevdiğimiz için kaybetmekten ve kazanmaktan korkuyoruz değil mi? Biz dünyaya çok bağlıyız. Bunu Allah’ın rızasını kaybetme korkusuyla değiştirmemiz gerekir. Allah’ı memnun etmemekten, Allah’ı kaybetmekten korkmak lâzım. İlâhî endişe içinde yaşamalıyız. Biz zayıfız, beceremiyoruz, ama niyet önemli.

Din konusunda nazariye yapmayı da eleştiriyorsunuz değil mi?

Felsefe yapmak kötü birşey. Biz aklımızı Peygamberimizin (asm) önünde kurban etmeliyiz. Kendi irademizle. Aklımız küllî bir akıl değil, onun için aklımızı küllî iradeye kurban etmeliyiz.

Aklı devre dışı bırakmak anlaşılmamalı değil mi?

Yok. Hep düşünmemiz gerekiyor. Âyetleri düşünmek, hadisleri düşünmek gerekir. Ben böyle düşünüyorum diye yorum yapmamamız gerekiyor. Biz âlimleri dinlemeliyiz, kitaplarını okumalıyız. Biz bu kitapları okumuyoruz, ondan sonra bir âyet hakkında yorum yapıyoruz. Felsefe tam bir şeytan...

Camileri hayatın içine sokma konusunda tartışma var...

Camilerden önce, insan kendini bulacak. Şu an insanlar kendi kendine yabancı. Bir hastayı tedavi etmek için önce içerisiyle ilgileniyorsun. Önce içeri girmek ve manevî hastalıkları kaldırmak lâzım. İnsanlar kendilerindeki hastalıkları hissetmezse, doktora gitmez. Önce kendimizi hasta hissetmemiz lâzım.

Siz önce dansçıydınız. İbadeti, manevî olarak nasıl tasvir edersiniz?

Öncelikle en küçük yapı taşından uzayın sonsuzluğuna kadar her şey hareket halinde. Biz buna İlâhî bir dans da diyebiliriz. San'at ve din çok yakın. Benim ruhum filizleniyor, ilham buluyor. San'at ilham demek. Ben artık bedenimi değil, kalemimi kullanıyorum. Bedenim kalem oldu, fark yok. İslâm’la ilk tanıştığımda çok güzel koreografiler ortaya çıktı, ancak şu an dans etmiyorum. Allah için birşey yapmak önemli. Eğer bir meslek müsait değilse, bırakmak lâzım. Allah için hizmet etmenin birçok yolu var. Ancak insanları da kesin yargılarla yargılamamak lâzım.

http://www.timeturk.com/Diskodan-mescide-uzanan-hidayet-%C3%B6yk%C3%BCs%C3%BC_90600-haberi.html

 

<- :: Sonraki Sayfa ->


Yusuf ISLAM GOD IS THE LIGHT
thalasses. -
kitapcik.gif

Pardus... Özgürlük İçin...